Benim bildiğim en güzel kasırga tasvirlerini Stephen King yapar. Yazarın olay kişi etkileşimlerini anlatımı o kadar güçlüdür ki başınızın üstünde bulutlar dolaştığını hissedebilirsiniz. Ama gerçek bir kasırga gördüyseniz (en azından televizyonda) o zaman bunun ne büyük bir güç olduğunu hissedersiniz.

Gelişmiş ülkelerde kasırga, tsunami gibi doğal afetleri izlemek ve önceden uyarmak amacı ile görev yapan kuruluşlar vardır. Bu sayede felaketlere karşı hızlı reaksiyon gösterebilmeleri ve kayıpları azaltılabilmeleri mümkün oluyor. Yüksek teknoloji kullanan bu kurumlar binlerce insanın canının kurtarılmasına ve büyük maddi hasarların önlenmesine yardımcı oluyor.

Anlık olarak dünyayı takip edebildiğimiz bu günlerde sahip olduğumuz teknolojik imkanlar ve iletişim ağı afet kriz merkezinden aşağı kalır durumda değil. Dünyayı saran bilgi ağı ve gerçek zamanlı iletişim sayesinde birçok gelişmeyi sansürsüz ve doğru bir şekilde izleyebiliyorsunuz. Bu kadar imkana karşın kaotik olan soru ise neden ayağımızı sürekli aynı çukura soktuğumuz?

Bunun cevabı iş yapış kültürümüzde saklı! Maalesef belli bir büyüklüğü geçmiş şirketler için bile öncelikli hedef kolay para kazanabilmek. Bu heves sayesinde üzerimize gelen trene doğru güzümüzü ve kulağımızı kapalı bir şekilde koşabiliyoruz.

2009 krizinin henüz ilk emareleri sadece ekonomi dengelerinde yer aldığı dönemlerde yaşadığım bir müşteri görüşmesini aktarmak istiyorum.

Sektörünün liderlerinden olan ve  “kapalı gişe” üretim yapan bir firmada ziyaretimiz sırasında fabrikanın sahibi (şimdiki müşterimiz) önümüzdeki 3 yıl için üretim hacminin dolu olduğundan bahsediyordu.

Bu tip işletmelerin %90’nı yenilik ve Ar-Ge ile ilgili görüşmelerimizde aynı tepkiyi verir; “benim bu tür maliyet yaratıcı işlere ayıracak zamanım yok, kapasitem dolu keyfim yerinde!” Oysa yenilik ve Ar-Ge hiçbir zaman bir kişinin, departmanı işi ya da salt maliyet kalemi değildir. Şimdi yapmayayım sonra yaparım da diyemezsiziniz. Önemli olan belli bir strateji çerçevesinde devam eden bir süreç oluşturmak ve sürekliliği sağlamaktır. Maalesef bu müşterimizin de durumu kavrayabilmesi için “acı ilaçtan” içmesi gerekti.

Şirketler gibi evlenen çiftlerinde en büyük problemi kendini garantide hissetmek olmalı. Kendisini garantide hisseden kadın veya erkek kilo almaya, eve çiçek getirmeyi unutmaya yada sürprizlerin birliktelikteki önemini kolaylıkla unutmaya başlayabilir. Bu problemi kapasitemizin çoğunluğunu oluşturan ana sanayi için ya da bize sipariş yağdıran müşterilerimiz için de yaşayabiliriz.

Ekonomi dergilerinin aylar önce yazmaya başladığı kriz haberleri gerçeğe dönüşüp reel sektörü ilk vurduğunda inkârımızın adı “teğet” oldu. Ancak teğet aşamasından sonra kapasite kullanım raporlarındaki düşüşleri görmemiz bizi gözümüzün önündeki gerçekle yüzleştirdi. Yukarıda anlattığım müşterimizle ikinci görüşmemiz krizin 6. ayı geçtikten sonra gerçekleşti.

3 yıllık üretimi dolu olan fabrikada kapasite kullanım oranı %42’ye kadar gerilemiş, fabrika ciddi bir nakit sıkıntısına girmişti. Bizim uzun zaman önceki önerilerimiz; ürünlerde özgünleşme, verimlilik projeleri ve teşvikler toplantıların ilk ve en önemli gündem maddesi haline gelmişti. Her zaman bu müşterimiz gibi şanslı olup trenin önünden son dakikada çekilmeyebilirsiniz. Ve bir kez geç kaldığınızda her şey içim çok geç olur.

Hemen hemen bütün problemler ben geliyorum der. Önemli olan gözünüzü 4 açmanız. “çalışıyorsa kurcalama” sözünü boş verip “çalışıyorsa, daha iyisi nasıl olur?” sözünü ilke edinmelisiniz.

Şirketler için bunun yolu yenilik arayışı ve Ar-Ge’den geçer. Bu mutlaka yeni ürün geliştirmeniz değil, mevcudu daha iyi nasıl yaparım demeyi de kapsar. Üstelik yapacağınız çalışmaların maliyetlerini ve risklerini de kolaylıkla kamu fonları ya da özel kuruluşlarla paylaşabilirsiniz.

Uluslar arası şirketler göstermiştir ki; Ar-Ge yapan şirketler dinç kalır. Sürekli arayış içinde olmak, trendleri takip etmek, projelendirme stresi ve her seferin de daha büyük hedefler şirketin kendini garantide hissetmesini engeller.

Yoksa ne olur?  Bunu yapmazsak sonuç Türkiye ekonomisinin durumu olur. Bütün büyük iş kolları uluslar arası şirketlerin elinde olur. 35 milyon genç nüfusumuz olur ama bir tane Facebook, Google yada Tata yaratamayız. Potansiyelimiz ile övülür, kandırılır ancak kinetik enerji üretemeyiz. Pazar olur, pazar yaratamayız.

Hatalarımızdan ders çıkarmazsak sürekli ayağımız çukura girer. Bir gün boyumuzu aşan çukura düşer, şirketimizi tarihin tozlu sayfalarına kaptırırız. Bu nedenle kendimizi hiçbir zaman garantide hissetmemeliyiz.

Global gelişmeleri takip etmek yerel pazarı takip etmek kadar önemlidir. Bunu pazarlama ve rakip analizinin yanı sıra yenilik takibi olarak ele almakta fayda var. Büyük şirketler bunun için ayrı departmanlar kurarken, KOBİ’lerin internet, medya, kamu (ben Euro Stat gibi kurumları tavsiye ederim) kaynaklarından yararlanmaları gayet olasıdır.

Önemli olan yenilikçiliği ve Ar-Ge’yi ilke olarak edinmeniz, kendi dünyanızda değil global dünyada yaşamanız. Kopyalayan değil, özgünleştiren, fark yaratan olmanız.

Bir şey yapmanız gereken gün dündü. Eğer yapmadıysanız telafisi bugün olabilir ama yarın çok geç kalırsınız.