Her koşul altında devletten asgarinin beklenmesi gerektiğine inanıyorum. Ancak bu rekabetçilik ve altyapının sağlanması adına devletin ataması gereken adımların önünde engel bir durum değil. Aslında kamunun kendisi hariç hiçbir böyle bir engel de yok. Atılması gereken adımların neler olduğunu anlatan onlarca rapor değerlendirilmeyi bekliyor.

Bazı iyileştirmeler olsa da Ar-Ge teşvikleri ve yenilikçiliğin desteklenmesi konusunda da gelişmiş ülkelerden bir hayli gerideyiz. Aradaki farkı Ar-Ge harcamalarının GSMH içerisindeki oranından veya ihracatta patent ve/veya lisans satışından elde edilen gelirlere bakarak görebiliriz.

Mikro ölçekte yapılacak olan çok fazla şey olmasına karşın, makro olarak temek sorunlarımızı özetlemeye çalışacağım.

Her şeyden önce birilerinin ya da bazılarının değil tüm toplumun yenilikçiliğin olmazsa olmaz olduğunun farkına varması gerekiyor. İster Ar-Ge’ye, ister hizmete dayalı olsun yenilikçilik yaparak katma değer üretiminin önemi halen toplumsal bilince sirayet etmiş durum değil.

Toplumsal uyanışı sağlamak için Ar-Ge’nin “bilim adamlarının işi” algısının yıkılması ve devletin her kurumunun Ar-Ge ve yenilikçiliği anlaması gerekiyor. Sadece vergisel teşvikler vermek ve yükümlülüğü sanayicilerin omzuna yıkmak, elini taşın altına sokan şirket sayısını azaltıyor. Oysa enerji, sağlık yada sanayi politikalarında yenilikçilik (uygulamada, hizmette ve altyapıda) öncelikli olarak ele alınmalıdır.

Onlarca kere değiştirilen eğitim ve sınav sisteminde, bazı vakıf üniversitelerinin sertifika programları hariç etkili bir yenilikçilik eğitimi verilmiyor. 30 milyonu aşan genç nüfusun bulunduğu Türkiye’de bireysel olarak yenilikçiliğin toplumsal sinerji yaratacak olmasına rağmen tek tip insan üretimi devam ediyor.

Bütçesel sıkıntılar devam etse de Ar-Ge teşviklerinde yıl bazında artış yaşanıyor. Ancak bu artışlar hem yetersiz kalıyor hem de destek süreci birçok firmayı yola çıkmadan durduruyor. Kötü niyetin tespiti ve engellenmesi gerekliliği şart olsa da destek başvurularında firmalardan istenen “yüksek kesinlik” işin doğasına ters düşüyor. Ekonominin dinamiği olan “hızlı balıkları” desteklemek yerine pastanın en büyükdilimi yine dev şirketlere ve kamu ortaklı işlere gidiyor. Ayrıca aşırı merkeziyetçi kontrol mekanizması, firmaların zamanında ve tam olarak desteklenmesini engelliyor.

Bu noktada çözüm olarak yeminli mali müşavir benzeri (kamu adına imza yetkisi bulunan) aracı şirketlere Ar-Ge proje değerlendirme ve teşvik verme yetkisi tanınması ile sürecin hızlandırılabileceği kanaatindeyim. Ayrıca bu aracı şirketler performans bazlı çalışarak yüksek ticari potansiyeli bulunan Ar-Ge fikirlerinin keşfinde katalizör rolü oynayabilir.  

Öne sürdüğüm bu yapının üniversite-sanayi iş birliklerinde ne kadar faaydalı, aktif ve önemli olduğunu kendi deneyimlerimizden ve model uygulamalarımızdan gördük. Riski taşıyan aracı kurum çok daha aktif ve uzlaştırıcı olurken, üniversiteler bünyesinde kurulu proje ofisleri genelde garantici ve tek yönlü düşünür oluyor.

Kümeleşme konusunda bazı girişimler olmakla birlikte Singapur, İrlanda veya Malezya gibi örneklere oranla türkiye’de kamunun çok daha pasif rol oynadığı ve aktif yapıştırıcı rolünden çok uzakta olduğunu görüyoruz. Yapılması gereken vaat vermek yerine Ar-Ge’ye dayalı kümeleşme ve iş ortaklıklarına yönelik somut “havuçlar” sunulmasıdır. Beraber iş yapma ve büyüme kültürü oluşmamış Türk sanayisi için vaat dinlemek aksiyona geçmek için yeterli olmuyor. Ancak, örneğin ihalelerde kümeler tarafından geliştirilmiş ortak Ar-Ge ürünlerine öncelik verilebilir. Bütün somut mali ve idari teşvikler sözde değil uygulama da olmadan yerli savunma sanayinin birleştirilmesi gibi projeler hayal olarak kalmaya devam edecektir.

Devletin atması gereken çok adım olmasına karşın önceliklendirme yaparsak; yenilikçi düşünebilen bireyler yetiştirilmesi, kritik sektörlerde (yazılım, enerji, sağlık gibi) kümeleşme ve teşviklerin artırılarak sürecin aracı kurumlar üzerinden yürütülmesi ilk yapılacaklar olur.

Asgariyi beklemek hiçbir şey istememek ya da kaderimize razı olmak anlamına gelmiyor. Tam askine her defasında daha fazla hak ve ilerleme istemeliyiz. Ancak yapmamız gereken topu devlete atmak değil, daha fazlasını isterken mevcudu en iyi şekilde kullanmak ve sürekli aynayı kendimize tutmak olmalı. Bir şey istemenin doğrusu ne isteyeceğini bilmek için çalışmaktan geçer.

Proje yönetimi ile ilgi bir seminerde örnek olay sunumu için davet ettiğimiz bir müşerimizin favori değişidir arakla-geliştir. Her ne kadar akla kötü düşünceler getirse de doğru bir “araklama “ süreci bir çok ülkenin gelişiminde önemli rol oynar. Bu süreçten güçlenerek cıkan iyi örnekler olarak Güney Kore, Japonya ve Singapur akla gelir.

Japonya bu yarışta hemen hemen ilk start alan ülke olurken, Güney Kore’nin 70’ler de bizden kötü durumdayken şu an nasıl bizim 5 katımız olduğu ibretlik bir öyküdür. Singapur ise 90’ların sonlarına doğru hızlandırdığı atağının meyvelerini toplamaya çoktan başlamıstır.

Yukarıda örnek verdiğim ülkelerin özgünleşme ve markalaşma yolundaki temel adımlarını daha kaliteli ve gelişmiş ürünlerden öykünlenme olusturuyor. Şu anda Çin sanayisinin de yaptığı gibi global pazarda iyi (bazende kötüleri) ne varsa kopyaladılar ve teknolojisini yerelleştirdiler. Bu yerlileştirme sürecini teknik üniversiteler, üniversite–sanayi işbirliği, kamu teşvikleri, girişimci sermayeleri, azaltılmış bürokrasi, tasarım ve marka gücü ile destekleyerek bugün ki konumlarına doğru emin adımlarla ilerlediler. Aslında formül basit ve işe yarayan örnekleri de var. Ancak nasıl ki Çin ve Hindistan’ın bu yoldaki en büyük sorunları aşırı olan nüfusları ise bizim sorunumuzda iş ve yaşam kültürümüz.

Ben bu probleme “araklamaya takılı kalmak” diyorum. “Takılı kalmak” deyişi 2010 yılında dünyanın en kalabalık şehirlerinden birinde neden halen tek hattı olan ve inşaatı devam eden bir metro oldugu güzel bir şekilde anlatıyor.

Bana her gün haberlerde çıkan yenilikçi ürünlerden örnekler verebilirsiniz. Ama gerçekci olmak gerekirse bu tür haberleri basabilmek için Singapur veya Çin gibi ülkelerde ayrı gazeteler çıkarmanız gerekir. 

Ar-Ge kültürünün oluşmasında iyi olanı kopyalamanın ve yerelleştirmenin öneminden bahsetmiştim. Ancak bu süreç içerisinde çok sayıda firma kopyalama aşamasında takılı kalmıs durumda. Rakip firmaların geliştirdiği ürünlerin fikri mülkiyet hakları hice sayılarak kopyalanıyor ve bundan sonra rakip ne yapacak diye beklenmeye başlanılıyor.

Bu durum, fikri mülkiyet haklarının korunması konusunda da sınıfta kalan ülkemizde gercek Ar-Ge kültrünün yaygınlaşmasını engelliyor. Ciddi araştırmalar sonucunda ortaya çıkardıkları ürünlerin/hizmetlerin kolaylıkla kopyalandığını gören şirketler hem yeni ürün geliştirmeye hem de Ar-Ge alt yapısına daha az harcamaya başlıyor

Bu durumu engellemenin iki gereçli yolu; kanunların doğru ve zamanında uygulanmasından ve Türk firmalarının da Ar-Ge’yi kültür olarak sindirmesinden geçiyor. İlk seçenek daha keskin, kısa vadeli ve kolaylıkla uygulanabilir. Yeni hizmet vermeye başlayan ihtisas mahkemelerinin fikri mülkiyet hakları konusunda uzmanlıkları arttıkça ve caydırıcı cezalar verildikce kültürel değişime gitme mecburiyetini hisseden firma sayısı artacaktır.

Yerlileştirme ve özgünlük katarak mevcut ürünleri ileriye götürmek için zaman ve adanmışlık gerekiyor. Fuarlarda görülen ürünlerin kopyalanması yerine kalıcı şekilde, belli bir sistematik ve bilimsel verilere dayalı, riskli projeler geliştirmenin acılı olması kaçınılmazdır.

Ama acı yoksa kazançta yok!

Bu acıyı dindirecek bir hap olmasa da süreci kolaylaştıracak planlı adımlar atmak mümkün. Bu sayede üstlenilen riskin seviyesi düşürülüp kazanç olasılığı arttırılabilir.

Aşağıdaki maddelere dikkat ederek sürecinizi hızlandırabilirsiniz;

  • Herhangi bir odanın kapısına Ar-Ge yazarak orayı Ar-Ge birimi yapamazsınız. Ar-Ge birimlerinin dış etkilerden (fiziksel ve/veya psikolojik) korunması gerekir. Herkesin içinden geçtiği bir yol yerine biraz daha gözden uzak ama gönülden ırak olmayacak alanlar yaratmalısınız.
  • Ar-Ge birimlerinin mevcut teknolojiler, trendler ve literatür konusunda deneyimleri, teknik danışmanlık desteği ve zaman içerisinde gelişen altyapılarının olması özgünleştirme sürecinde önemli faktörlerdir. Eksik kalınan konularda farklı kurum ve/veya şirketlerle işbirliğine gidebilirsiniz.
  • Ar-Ge sadece bir departmandan ibaret değildir. Ar-Ge’yi bir kenarda pasifleştirmek ve zorlama projeler yapmak yerine, proje ekiplerini şirketin yaşayan bir parçası haline getirmelisiniz. Saha satış elemanlarından kaliteye kadar farklı birimler ile kontrollü ama açık iletişim sağlanması, yüksek katma değerli proje fikirlerinin geliştirilmesine olanak sağlar.
  • Uzun vadeli ilerleme üçer aylık projeler ya da günlük değişen önceliklerle sağlanamaz. En azından yıllık bazda geliştirme stratejileri belirlenmeli, ortaya çıkan projeler önceliklendirilmeli ve önceden tarafların üzerinde mutabık kaldığı proje planları çerçevesinde projeler sürdürülmelidir. Sürekli yön değiştirmenin ve önceliklerle oynamanın bir başarısını görmedim.
  • Evet izolasyon ve bağımsızlık önemlidir ama Ar-Ge ekiplerinin kontrolsüz olması da çok sakıncalıdır. Departman yöneticilerin teknik açıklamalarla yöneticilerin kafalarını karıştırmasının önüne geçilmesi gerekiyor. Bu projelerdeki gecikmelerin önüne geçilmesi için önemli bir husustur. Proje yöneticilerinin teknik açıklamaları sadeleştirmesi ve projelerin somut ara çıktılara göre yönetilmesi bu konuda yardımcı olur. 3, 6 ve 12 aylık dönemlerde mali, teknik ve idari analizler ile hem çalışanlar sıkıştırılmamış olur hem de projeler kontrolden çıkmaz.
  • Projeleriniz vazgeçilmez değildir. Gücünüzün yetmediği, teknik yada mali çıkmaza giren projeleri dondurmak ya da iptal etmek zorundasınız.
  • Özgünleştirme ve kültür oluşturma sürecinde her türlü destek işinize yarayacaktır. Son birkaç yıldır her şeyden fazla Ar-Ge yatırımlarının desteklendiğini düşünürsek bu konuda destek alabileceğiniz çok sayıda kurum bulunuyor.

Artık her şey çok hızlı! Trenler nerdeyse ses hızında yolculuk yapmanızı sağlarken canlı yayınlanan bir maçı cep telefonumuzdan eş zamanlı olarak izleyebiliyoruz. Reklamlar, haberler, bloklar ya da konuştuğumuz insanlar bizi sürekli bilgi bombardımanına tutuyor. Ne trafikte ne de iş hayatında beklemeye, sabretmeye tahammülümüz kalmadı. Günümüzde bir lise öğrencisi bile aynı anda onlarca parametreyi takip edip anlık karar veren bir brokere dönüşebiliyor. Bütün teklifler, sözleşmeler ve siparişler düne lazımdı!

Sizde yoruldunuz mu? Yorulsanız da yapacak bir şey yok çünkü yeni kurallar böyle. Hayat artık böyle olduğuna göre Türkiye’nin ilk “yavaş şehri” adayı Seferihisar’a taşınabilir ya da ayak uydurmaya çalışabilirsiniz.

 Neyse ki hızlı iş hayatında hızın tesiri altına girmeyen derin sularda var. Bunların başında Ar-Ge projeleri geliyor. Ortalama bir Ar-Ge projesi fikir oluşturulmasında prototip aşamasına kadar 16-18 ay sürüyor. Ancak ilaç, savunma gibi sanayilerde bu süre 10 yıla kadar uzayabiliyor. Ama ben rol model olarak yazılım, makine, gıda ya da bir kimya şirketinin orta vadeli (18 aylık) Ar-Ge projesini ele alacağım.

 Ar-Ge projelerinin kritik adımı başlangıçtaki planlamadır. Bir projenin başlangıcında yapılması gereken projenin ana iş adımlarının belirlenmesidir. Klasik bir bakış açısı ile bir proje; fizibilite, tasarım, geliştirme, test ve prototiplime gibi adımlardan oluşabilir. Bu modelin yanı sıra projenize özel ve proje için ana iş olarak görülen adımları da planlama yaparken seçebilirsiniz. Yapmanız gereken ana iş adımlarının isimlerini bulmak ve bu iş adımlarına ait alt işleri belirlemek. Proje süresine göre 2-4 haftadan kısa süren alt adımları gruplayarak isimlendirmeniz mümkün.

 Bir sonraki aşamada iş adımlarının süreleri belirleniyor. Süreleri belirlerken Ar-Ge departmanın verdiği süreyi %20 azaltmak, pazarlamanınkini %40, patrondan geleni %80 artırmak en doğrusu.

Geliştireceğiniz projenin uzun vadeli, riskli ve değişken olduğunu bütün birimlerin kabul etmesi gerekiyor. İşin başında planlama yapmayan şirketler motivasyonlarını çabuk kaybediyor. Motivasyonun kaybı zaten pamuk ipliğine bağlı sabırın tamamen tüketilmesine yol açıyor.

Proje geliştirme sürecinin yanı sıra sabrınızı zorlayacak ikinci konu ise projenize yapmak isteyebileceğiniz bir teşvik başvurusunda yaşabilecekleriniz. Uzunca bir yol olan teşvik sürecinin kilit noktası vazgeçmemek ve sürdürebilir olmak.

Uzun sürecin ilk aşamasını proje başvuru dosyasının hazırlanması oluşturuluyor. Projenin yenilikçiliği ve mühendislik çalışmalarının yoğunluğu TÜBİTAK, TTGV gibi kurumlara başvururken en önemli konulardır. Başvuru dokümantasyonunda formatın sizi yönlendirdiği akışıyla şirketiniz, proje konusu ve bütçe konusunda bilgi vermeniz beklenir. Proje dosyası şovun birinci adımı olduğu için özellikle hassasiyet gösterilmelidir.

Başvurunun hazırlanmasında sürecin kontrolü diğer aşamalara göre çok daha fazla sizin elinizdedir. İşinizi ne kadar ciddiye alır ne kadar özen gösterirseniz başvuru dosyası da o kadar çabuk ortaya çıkar.

Tübitak’da başvuru elektronik ortamda yapılmaktadır. Bu eskiye nazaran  (kargoyla 5 “mavi” klasör teslimi zamanından) başvuru aşamasını oldukça hızlandıran yerinde bir uygulamadır.

Başlangıcından elektronik başvuru yapılana kadar ortalama 1-2 ay arasında dosya hazırlık çalışmaları yürütülmektedir.

Başvurunuzu yaptıktan sonra bu yazının başlığının önemi ortaya çıkıyor. Çilehanelerde on yıllarını geçiren dervişlerin yanında belki beklememiz gereken süre çok daha kısa ama günümüzün hızlı ilerleyen iş yaşamına göre de oldukça uzun.

Değerlendirme sürecine girdiğinizde atlamanız gereken engeller; ön değerlendirme, hakem ataması, hakem randevuları, hakem görüşmeleri, alan komitesi görüşmesi, kararın belli olması ve sonucun size bildirilmesi olarak sıralanabilir.

Bu aşamaların tamamlanması Kobi Ar-Ge desteğinde 3 ay gibi görece kısa sürelerde tamamlandığı gibi genellikle sanayi Ar-Ge desteklerinde 4 ay geçebiliyor. Yaz ayında akademisyenler tatilde olduğu için bir hakemden randevu alabilmek için 1,5 ay uğraştığımız olmuştur. Son kararı verecek alan komitesi önündeki projelerin yığılması proje sonucunun 6 ay sonra çıkmasına neden olabilir. Tabi bu arada siz projenizin %50’sini tamamlamışta olabilirsiniz. Neyse ki geriye yönelik tüm teşvikleri onaydan sonra tek seferde isteyebilirsiniz. Bu noktada yapmanız gerekenler sabır göstermek, ısrarcı olmak ve sürdürülebilirliğe önem vermek.

Teşvik sürecinde bütün aşamaları gecikme yaratmaya müsaittir. Eksik bir evrak, hatalı bir form size haftalara mal olabilir. Her zaman için temel hedef tek seferde maksimum destek olmalıdır. Eğer bekleme süreleri uzarsa bu sefer inanç ve motivasyonda kaybolur.

Bence en önemlisi her konuda olduğu gibi sürdürebilirliktir. Tek başvurunun sağladığı avantajlar tekrarlanan başvuruların yanında komik kalır. Şu anda onlarca projesini parelel yürüten, yeni projelerini sırada bekleten müşterilerimiz var. Bu sayede bir proje için uğraşılırken diğer projelerin teşvikleri alınmaya devam ediyor.

Şirketimizin bu kadar projeyi kaldıracak kadar büyük olmadığını düşünüyor olabilirsiniz. Ama hatırlatmada fayda var; Ar-Ge sadece yeni ürün geliştirme değildir. Çoğu zaman tek projesi olduğunu düşünen müşterilerimizin fabrikalarını gezdiğimizde fabrika içerisinde farkında olmadıkları başka Ar-Ge projelerini de ortaya çıkarıyoruz. Kimi zaman bir hat yenileme ya da bir çevre rehabilitasyonu kaliteli bir Ar-Ge projesi olmasına rağmen yanlış algıdan dolayı gözden kaçırılmış oluyor.

Farklı kaynaklardan çok sayıda proje ile faydalanmak proje ve Ar-Ge maliyetlerinizde oldukça radikal iyileştirmeler sağlayacaktır. Ortaboy bir yazılım  evi olan müşterimiz yaptığı projelerin desteklenmesi sayesinde yeni ürün geliştirmesinde %47 maliyet azaltımına gidebildi. Yani personel ve test donanımı için harcadığı 100 liranın artık 47 lirası Ar-Ge destekleri tarafından karşılanıyor.

Teşvik edilmek her zaman hoşuma gider. Çözülemez gibi görünen sorunların arifesınde alınan moral desteği, aslında tepenin o kadarda yüksek olmadığını gösterir bize.

Ekonomide ise teşvik ayrı bir jargondur. Sektörlere, bölgelere ve firma büyüklüklerine göre farklı kriterler, ayrımlar ve prosedürler bulunuyor. Hatta çoğu zaman müşterilerimiz teşvik prosedürlerinden o kadar bıkmış oluyorlar ki biz Ar-Ge teşviklerinden bahsettiğimizde bize çoğunlukla inanamaz gözlerle bakıyorlar. Size bir iyi birde kötü haberim var.

İyi haber; Ar-Ge teşvikleri var, işe yarıyor ve çoğu müşterilerimiz bu teşviklerden ciddi miktarlarda yararlandı. Kötü haber ise bu teşviklerden yararlanmak neredeyse Ar-Ge’nin kendisi kadar meşaketli bir iş. Ama ben size bunun kolay olacağını söylememiştim. “Acı yoksa kazançta yoktur” demişler.

Proje geliştiren şirketlere verilen teşvikleri ulusal-uluslar arası ve yerel-global olarak sınıflandırmak mümkün. Ülkemizde yerleşik ve Ar-Ge çalışmaları yapan şirketlerin başlıca faydalanabilecekleri fon kaynakları; Tübitak-Teydeb (1501, 1507 vb programlar), TTGV (Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı), Teknokentler, Sanayi Bakanlığı (San-Tez, Ar-Ge merkezi gibi), AB fonları (7.çerçeve, Eurostars vb.) ve Euraka gibi özel destek programları şeklinde sıralanabilir.

Bu kurumlar ile birlikte Dünya Bankası, Avrupa Yatırım Bankası, İş Girişim, KOBİ AŞ, Teknoloji Yatırım gibi teşvik vermeyen ancak Ar-Ge odaklı projeleri destekleyen kurumlarda mevcut.

Bu kurumları sıralarken bazı kamu ve özel sektör fonlarından bahsetmemeyi bu kurumlarda yaşanan sıkıntılardan dolayı özellikle tercih ettim. Benim amaçlarımdan biride projelerinizin doğru kaynaktan en kısa zamanda fonlaşabilmesini sağlayabilmek olduğu için fayda maliyet analizi yüksek oranda pozitif çıkan kurumlara öncelik vermeyi tercih ediyorum.

Yukarıda ismi geçen bütün kurumların beklentisi; tekniğin bilinen durumunun ötesine geçebilen, ticari Ar-Ge projelerinin desteklenmesi paydasında birleştirilebilir. Her kurum kendi içinde farklı prosedürlere ve yaklaşımlara sahip olsa da Tübitak-Teydeb desteklerini referans alarak projenizin ne tür özelliklere sahip olması gerektiğini genelleyebiliriz.

İlk ve en önemli madde her türlü desteğin temelini oluşturan yeniliktir. Yenilik; Ar-Ge projelerinin en belirgin özelliği olan “mevcut teknolojiye yapılacak katkıların yogunlugu” olarak ifade edilebilir. Bu noktada yenilikçilik kavramı tasarım iyileştirmeleri, versiyon güncellemeleri, modifikasyonlar ve iş süreçlerine bağlı olmaktan ayrılıp, fonksiyonel şekilde teknik ilerleme olarak değerlendirilmelidir. Projenin özünü oluşturan yeniliğin literatür araştırmaları, akedemik yayınlar ve patentler gibi referans noktaları ile karşılaştırmalı olark verilmesi, yeniliğin boyutunun daha net anlaşılmasını sağlar. Ayrıca yeni olduğu iddia edilen ürünün, teknolojinin karşılaştırmalı nümerik sonuçlara dayandırılarak açıklanması projenin sunumunu ve doğal olarak kabul edilme şansını kuvvetlendirecektir.

Altyapı yeterliliği olası bir fon başvurun da ikinci önemli konu olarak göze çarpıyor. Destek başvurusunda bulunan şirketlerden proje konusunda tam ve güçlü bir alt yapı beklenmektedir. Bu noktada alt yapıdan olarak donanım, makine parkı, test cihazları ve yazılımlar gibi somut etkenler ve insan kaynağı, know-how şeklinde bilgiler anlaşılmalıdır. Elbette gerekli donanımsal ve insan kaynağı alt yapısının iyi savunulduğu durumlarda % 30-40 kadarını proje kapsamında edinmek mümkün oluyor.

Son olarak teşvik veren kurumlar projenin toplumsal ve ticari faydalarını mercek altına alırlar. Herhangi bir kamu fonuna başvuruda bulunulunduğunda proje neticesinde elde edilecek sonuçtan üretilecek faydanın kamusal değerinin (istihdam artışı, ithal ikamesi, patent üretimi vb ) altını çizmekte büyük yarar var. Bu noktada beklenti kamu tarafından sağlanan destekten şirketin faydalanmasının yanı sıra ülke ekonomisinin katma değer yaratma gücünün artmasının da sağlanabilmesidir. Alınan desteğin bundan sonraki diğer projeler için bir temel hazırlandığının ispat edilmesi projenin başarısı açısından önemli bir faktördür.

Yukarıda ele alınan üç ana konu teşvik ve fon alabilmek için proje özelinde önemli olmakla birlikte, bu süreçte etken olan somut ve soyut birçok parametre bulunuyor. Projenin öncelikli alanlarda bulunması, geçmiş deneyimler, teknik verilerin derinliği ve hatta formatı ve değerlendirici hakemlerin ruhsal durumları gibi birçok etken projenin kabul şansını belirliyor.

Ancak her durumda bu üç noktayı büyük oranda sağlayabileceğinizi düşünüyorsanız sizin için yolun yarısı aşılmış demektir. Şimdi yapmanız gereken artan rekabet içerisinde projenizi farklılaştırıp, öne çıkartılacak noktaları belirlemek ve güzel bir ambalaj ile bunu sunmak olmalı.

İtiraf edin kim bilir kaç kere “bu fikir benim de aklıma gelmişti” dediniz! Ben bunu sıkça söylüyorum. Bunun bir nedeni fikir üretmek benim için hobi olması ve bir nedeni de çok fazla proje içerisinde artık hangi fikirin benden çıktığını hatırlayamam.

İyi fikirler aynı anda birden fazla kişinin aklına gelir. Ancak parayı bu fikri sahiplenen, ortaya çıkaran ve işi önce yapan kazanır.

Ar-Ge proje fikirleri de diğer birçok fikir gibi gizemli ve gizli araştırma laboratuvarlarında geliştirilmez. Birçok güzel fikir farklı kaynaklardan ya da beklenmedik tesadüflerden ortaya çıkar. Peki, o zaman en iyi fikir kimden çıkar?

İşe kimden çıkmayacağını söyleyerek başlayalım; patron ya da üst düzey yöneticiden çıkmaz! Aslında bunun tersini ispat edeceğim birçok örneği kendimde verebilirim ama şirketin topyekün fikir fabrikasına dönmesini istiyorsak, sürekli bir fikrim var diyerek ortaya çıkan yöneticileri birinin durdurması gerekiyor. Aralarında muhteşem fikirler çıksa da şirtket çalışanlarının üstlerinden gelen fikirleri herhangi başka bir fikir gibi cesurca eleştiremeyeceğini kabul etmemiz gerekiyor. Bunu ancak birkaç “cesur yürek” yapabilir.

Uzatmaya gerek yok! En iyi fikir kuşkusuz müşterinizden çıkar. Ama dinlemeyi ve yorumlamayı bilirseniz. Çünkü hiçbir müşteri sizin Ar-Ge olanaklarınızı, altyapınızı yada üretim planınızı tam olarak bilmez. O nedenle size tam bir ürün reçetesi vermek yerine çoğunlukla ihtiyaçlarının (genelde abartarak) ipuçlarını size anlatır. Bu durumda iyi bir proje geliştirip, yüksek karlılığı yakalamak için 2 şey yapmalısınız.

Öncelikle müşterinizi dinlemelisiniz. Mümkünse tüketime ortak olmalı, sorunları beraber yaşamalısınız. Kimse problemlerinden kolaylıkla bahsetmeyeceği için müşterinizi cesaretlendirecek yöntemler bulmalısınız.

Ancak yolu bilmekle yolda gitmek farklı şeyler. Siz müşteriyi dinlemek için yönetemler üretebilirsiniz ama dinleyen kulaklarında ehil olması gerekiyor. Önemli olan sıradan şikayetler ile Ar-Ge’ye ilham verecek fikirleri ayrıştırabilecek, şirketinin ürün geliştirme kapasitesini ve stratejisini bilen saha kadroları ile çalışmak.

Müşteriden sonra en önemli Ar-Ge fikirleri satış-pazarlama ekiplerinizden çıkar. Bu nedenle bu ekiplerin Ar-Ge personeli ile yakın olmasında, yeni ürün toplantılarına daha çok katılmasında fayda var. Çünkü satış ekipleri sanki bir psikolog gibi müşterisinin aslında ne demek istediğini, vücut dilini ve gerçek ihtiyaçlarını çözebilir. En fazla katma değeri müşterinizin ihtiyacı olduğunu fark etmediği ama bir lere far ettiğinde de tutkunu olduğu ürünlerle yaratabilirsiniz.

Ipod’dan önce Ipod’a  ihtiyacınız olduğunu biliyormuydunuz? Evet demeyin çünkü Ipod’dan önce de bir çok mp3 çalar ve çevre ürünleri vardı. Ama apple kullanıcıların beden dilini okudu ve onlara duygusal olarak bağlanabilecekleri bir hizmet dünyası sundu. Bu dünyanın metalaşşmiş hali de Ipod oldu.

İyi fikir şirket içinde ise herhengi bir yerden çıkabilir. Görevi olduğu için Ar-Ge’den hep yeni ve iyi fikirler beklenir. Her ne kadar zaman zaman gerçekten iyi fikirler çıksada bu birimler belli bir yol haritasına göre ve yoğun çalıştıkları için zamanla farklılık üretmeleri zorlaşır. Bunu kısa periyotlu rotasyonlarla aşabilirsiniz. Örneğin ürün geliştirmeden sorumlu mühendisinizi 2 ay satışta çalıştırabilirsiniz.

Şirket içinden fikirlerin toplanmasında basit basılı formları, acil fikir hattı telefonunu, proje pazarlarını veya beyin fırtınası toplantılarını kullanabilirsiniz.

Bir müşterimizin geliştirdiği yeni nesil çatı kaplamasının fikri şirketin insan kaynakları sorumlusundan çıktı! Müstakil evlerinin çatısında kullanmak için geri dönüşebilir bir kaplama malzemesi bulamayınca bu fikrini şirketin “fikir panosunu” asınca ilk yılında 3 milyon dolar ciro yakalayan bir kaplama malzemesi geliştirilmiş oldu.

Müşterilerden, satış-pazarlamadan, üretimden, Ar-Ge’den yada başka bir departmandan fikir toplayabilirsiniz. Bunun bir adım ötesi bu departmanları (aslında topyekün şirketi) fikir yaratamaya teşvik etmektir. Bunu yaparken uçuk fikirleri, fikir olmayan fikirleri ve hataları hoş görebilmelisiniz. Fikir geliştirmeye yardımcı olmak için şablonlar üretebilirsiniz ama asla bunları kısıtlayıcı ya da bağlayıcı yapmayın.

Bir araya getirdiğiniz fikirler asla organize bir Ar-Ge projesi olmayacaktır. Zaten bunu beklemeniz hayalperestlik olur. Önemli olan sizin ilk kıvılcımı alıp bunu büyüyebileck bir yangına çevirebilmenizdir.

İyi fikir üretimini sürdürebilir yapabilmek için ödüllendirmeye önem vermelisiniz. Ürün fikri müşteriden çıktıysa ona ilk parti siparişi maliyetine verin. Ya da fikri üreten çalışanınızı proje sürecine dahil edin olumlu neticelenirse ilk kardan yüzde verin. Ancak unutmayın; herkes için manevi ağırlıklı ödüller daha önemlidir.

Artık hızlı balıklar bütün okyanusun hakimi oluyor. İhtiyaçları ne kadar hızlı belirlerseniz uzun vadeli bir projede o kadar erken yola koyulursunuz. İşize yarayacak bütün kaynakları lehinize kullanmalı, iyi-kötü ayrımını çabuk yapmalı ve sonuca hızlı gitmelisiniz. O zaman rakibinizin Apple yada GE olması fark etmez. Hızlı ve planlı proje geliştirirseniz pazarı herkesten alabilir ya da liderliğinizi pekiştirebilirsiniz.

Geleneksel olarak yapılan işte risk ne kadar büyükse kazancında o kadar büyük olması beklenir. Bu durum özellikle bankacılık, borsa gibi reel sektörün dışında ki finansal enstrümanlarda geçerli bir kuramdır. Ancak yüksek risk içeren Ar-Ge projelerinde de risk ve kazanç arasında ciddi korelasyon var.

İyi planlanmış ve doğru yönetilen bir projede bu korelasyonun neticesi yüksek katma değer ve karlılık olur. Bu neticeyi elde edebilmenin en geçerli yolu gelişmiş proje yönetimi ve tecrübeden geçiyor.

Ar-Ge projeleri şirketlerin alışageldiği üretim, planlama yada satış projelerinden farklıdır. Öncelikle Ar-Ge projeleri doğası gereği bir ilki gerçekleştirmek üzere kurgulandığı için proje süresince birçok belirsizlik yaşanabilir. Örneğin geliştirdiği paketleme makinesinin vakumlama ünitesinde takılıp kalan müşterimiz, onlarca değişik motor, boru ve hazne ile denemeler yapmış ve farklı alternatifler denemiştir. Kablolamada problem yaşamış, kullandığı sensörlar çalışmamıştır. Ama müşterimiz halen projede risk olmadığını, biz sormadıkça aklına problem gelmediğini söyleyebiliyor.

Dünyada en tuhaf hikayelerin başında dişini fırçalarken boğulan adamın hikayesi anlatılıyor. Rutin işlerimizde bile birçok risk varken geliştirme projelerinde risk olmadığını ve farklı bir proje yönetimi gerekmediğini söylemek hayalcilik olur. Hayaller güzeldir ama bazen pahalıya patlayabiliyor.

Köklü bir Ar-Ge kültürü bulunmayan ülkemizde Ar-Ge projelerin yönetimi konusunda sınırlı deneyim bulunması gayet doğal. Bu deneyimi daha fazla proje yaparak ve bilenlerden yardım alarak arttırabiliriz. Ancak her projede bilimsel yönetim araçlarına ve hatalardan ders cıkararak planlamaya daha fazla önem vermelisiniz. Yapılan her projede şirketin Ar-Ge alt yapısını güçlenecek, proje geliştirme süreci kısalırken, sabit maliyetler düşücektir.

İhtiyacınız olan yardımı danışmalar ve/veya Ar-Ge teşviği sağlayan kurumlar verebilir. Benim önerim ilk deneyimlerinizde iki opsiyonu ortak kullanarak ve zamanla süreci içselleştirmeniz yönünde.

Teşvik alınabilecek kurumlar, örneğin TÜBİTAK-TEYDEB, projenizin izlenmesi ve değerlendirilmesi için projenizin Ar-Ge niteliğini değerlendiren bir akademisyeni (hakem) projenize izleyici olarak atar. İzleyici akademisyenin görevi 6 aylık dönemlerde hazırlanan raporları baz alarak yapılan teknik çalışmaları denetlemek ve rapor hazırlayarak TÜBİTAK’a sunmaktır. İzleyici hazırladığı raporla hak edilen hibe teşviği tam olarak alabilmenizi sağlayabileceği gibi projenin durdurulmasını veya iptalinide sağlayabilir. Bu nedenle proje planındaki vaatlere sadık kalmanız ve süreçte izleyiciniz ile sürekli iletişimde olmanız çok önemli.

Mevzuat gereği izleyiciden maddi menfaat karşılığı danışmanlık almazsınız ancak izleyicinin görevide sadece 6 aylık raporları değerlendirmek değildir. Kaçıncı projeniz olursa olsun konusunda uzaman olan ve büyük ihtimalle sizin projeniden önce onlarca projeyi yönetmiş izleyiciniz yardım almak için önemli bir kaynaktır. Takıldığınız konular, kaynak araştırması, insan kaynağı veya proje yönetimi konusunda izleyiciden faydalanabilirsiniz. Projenin belirlenen rotada ilerleyebilmesi için alacağınız tavsiyeler yararlı olacaktır. Ayrıca süreçte izleyicinizle ne kadar yakın ve açık çalışırsanız 6 aylık dönem raporlarının yazılması ve değerlendirmesi de o kadar kolay geçer.

Ar-Ge teşviklerini kullanarak sadece maddi olanaklardan değil, bilimsel proje yönetimi desteği ile finansal ve yönetsel risk paylaşımından da faydalanmanız mümkün.

Eğitim şart! Bu sevimli diyaloğu hayatımıza Cem Yılmaz oynadığı acemi dolandırıcı rolüyle sokmuştu. Kullanımı komikte olsa anlamı derin bir cümle.

Kışları arabanızı çalıştırdıktan sonra bir süre motoru ısıtmanız önerilir. Bu performansın arttırılması ve motor ömrünün uzatılması için yapılan bir öneri. Kullandığınız aracın motor tipi, modeli veya üretim yılına göre değişmekle birlikte, ısınması için motora biraz zaman tanımalısınız.

Beklemek sıkıcı da olsa aynı sabrı Ar-Ge yapılanması kurarken yada mevcut işleyişin verimini arttırırken de göstermeniz gerekiyor. Birçok konuda işinize yaramış olabilir ama rekabetçi ve verimli bir Ar-Ge altyapısı oluşturmak istiyorsanız “kervan yolda düzülür” mantığı bu sefer işinize yaramayacak. Çünkü Ar-Ge riskli, maliyetli ve uzun vadeli bir süreçtir. Şu anda bile bu süreci herhangi disipline olmadan yürütmeye çalışan binlerce firma bunun cezasını çekiyor.

Proje geliştirme süreçlerine hakim olmayan yöneticiler eski alışkanlıklarını devam ettirmek istiyorlar. Ancak yeni bir bakış açısı ile işin temelini öğrenmek ve buna göre işe başlamak ya da yola devam etmek gerekiyor.

Ar-Ge’yi; altyapı oluşturulması, departman kurulumu ve projeler olarak birbirleri ile iç içe ancak ayrı üç ana başlıkta ele almak mümkün. Bu üç konuda da eğitimler alınması sayesinde yüksek standartlarda Ar-Ge yapılabilir.

Alt yapı oluşturulmasında kilit nokta atıl olacak yatırımlardan kaçınabilmek. Şu an da binlerce test cihazı, yazılım, kalıp vb. yatırım kalemi hiç kullanılmamış ya da nadiren kullanılmış biçimde şirketlerin depolarında yatıyor.

Ar-Ge yapılanmasının oluşturulmasında hem alternatifleriniz çok fazla. Öncelikle sektörünüzdeki modelleri öğrenmelisiniz. Buna paralel farklı sektörlerde işleyişler size yeni fikirler verebilir. Modeli kararlaştırdıktan sonra fiziki ve psikolojik izolasyon, raporlama, önceliklendirme, performans analizleri, ödüllendirme gibi ana başlıklarda eğitimler alarak düşündüğünüz modele uygun sistemi kurmalısınız. Diğer departmanlardan farklı dinamikleri olan Ar-Ge yapılanmalarının bir süre sonra zarar merkezi olarak görülmemesi için tüm kararlar baştan alınmalı.

Son olarak proje yönetimi konusunda şirketinizi güncellemelisiniz. Temelde beceriler aynı olsa da satış ya da üretim projelerindeki aşırı proaktif proje yönetimi konusunda kendinizi frenlemeniz ve yenilemeniz gerekiyor.

Sanılanın aksine yeni başlayan şirketlerde bu tür eğitimler daha verimli oluyor. Bunun birincil nedeni Ar-Ge yapmaya alışkın müşterilerimizde karşılaştığımız değişime direnç yaklaşımı. Kurulu düzeni güncellemek, hatta bazen tamamen değiştirmek yeni bir düzen kurmaktan daha zor ama imkansız değil.

Yüzmeyi kursa giderek öğrenebilir ya da kendiniz çabalayabilirsiniz. Bazen benim öğrendiğim gibi biri sizi yüzme biliyor diye suya atar ve 10 yaşında yüzmek ile boğulmak arasında seçiminizi yaparsınız. Ancak bu işte ister biri sizi atsın ya da kendiniz çabalayın eğitim olmadan asla olimpiyatlarda altın madalya kazanamazsınız.

Michael Phelps, 2008 Pekin olimpiyatlarında 8 altın madalya ve bir çok rekorla tarihe geçti. Phelps yüzmeye 6 yaşında başlamış ve bazı günler 10 saat antraman yaparak bugünlere gelmiş. Belki yeteneği ve şansı olabilir ama işin %90’ı çalışmak öğrenmek ve tecrübe etmekten geçiyor.

Siz işinizi %10’a güvenerek mi yapacaksınız yoksa daha fazlasını mı isteyeceksiniz?

Benim bildiğim en güzel kasırga tasvirlerini Stephen King yapar. Yazarın olay kişi etkileşimlerini anlatımı o kadar güçlüdür ki başınızın üstünde bulutlar dolaştığını hissedebilirsiniz. Ama gerçek bir kasırga gördüyseniz (en azından televizyonda) o zaman bunun ne büyük bir güç olduğunu hissedersiniz.

Gelişmiş ülkelerde kasırga, tsunami gibi doğal afetleri izlemek ve önceden uyarmak amacı ile görev yapan kuruluşlar vardır. Bu sayede felaketlere karşı hızlı reaksiyon gösterebilmeleri ve kayıpları azaltılabilmeleri mümkün oluyor. Yüksek teknoloji kullanan bu kurumlar binlerce insanın canının kurtarılmasına ve büyük maddi hasarların önlenmesine yardımcı oluyor.

Anlık olarak dünyayı takip edebildiğimiz bu günlerde sahip olduğumuz teknolojik imkanlar ve iletişim ağı afet kriz merkezinden aşağı kalır durumda değil. Dünyayı saran bilgi ağı ve gerçek zamanlı iletişim sayesinde birçok gelişmeyi sansürsüz ve doğru bir şekilde izleyebiliyorsunuz. Bu kadar imkana karşın kaotik olan soru ise neden ayağımızı sürekli aynı çukura soktuğumuz?

Bunun cevabı iş yapış kültürümüzde saklı! Maalesef belli bir büyüklüğü geçmiş şirketler için bile öncelikli hedef kolay para kazanabilmek. Bu heves sayesinde üzerimize gelen trene doğru güzümüzü ve kulağımızı kapalı bir şekilde koşabiliyoruz.

2009 krizinin henüz ilk emareleri sadece ekonomi dengelerinde yer aldığı dönemlerde yaşadığım bir müşteri görüşmesini aktarmak istiyorum.

Sektörünün liderlerinden olan ve  “kapalı gişe” üretim yapan bir firmada ziyaretimiz sırasında fabrikanın sahibi (şimdiki müşterimiz) önümüzdeki 3 yıl için üretim hacminin dolu olduğundan bahsediyordu.

Bu tip işletmelerin %90’nı yenilik ve Ar-Ge ile ilgili görüşmelerimizde aynı tepkiyi verir; “benim bu tür maliyet yaratıcı işlere ayıracak zamanım yok, kapasitem dolu keyfim yerinde!” Oysa yenilik ve Ar-Ge hiçbir zaman bir kişinin, departmanı işi ya da salt maliyet kalemi değildir. Şimdi yapmayayım sonra yaparım da diyemezsiziniz. Önemli olan belli bir strateji çerçevesinde devam eden bir süreç oluşturmak ve sürekliliği sağlamaktır. Maalesef bu müşterimizin de durumu kavrayabilmesi için “acı ilaçtan” içmesi gerekti.

Şirketler gibi evlenen çiftlerinde en büyük problemi kendini garantide hissetmek olmalı. Kendisini garantide hisseden kadın veya erkek kilo almaya, eve çiçek getirmeyi unutmaya yada sürprizlerin birliktelikteki önemini kolaylıkla unutmaya başlayabilir. Bu problemi kapasitemizin çoğunluğunu oluşturan ana sanayi için ya da bize sipariş yağdıran müşterilerimiz için de yaşayabiliriz.

Ekonomi dergilerinin aylar önce yazmaya başladığı kriz haberleri gerçeğe dönüşüp reel sektörü ilk vurduğunda inkârımızın adı “teğet” oldu. Ancak teğet aşamasından sonra kapasite kullanım raporlarındaki düşüşleri görmemiz bizi gözümüzün önündeki gerçekle yüzleştirdi. Yukarıda anlattığım müşterimizle ikinci görüşmemiz krizin 6. ayı geçtikten sonra gerçekleşti.

3 yıllık üretimi dolu olan fabrikada kapasite kullanım oranı %42’ye kadar gerilemiş, fabrika ciddi bir nakit sıkıntısına girmişti. Bizim uzun zaman önceki önerilerimiz; ürünlerde özgünleşme, verimlilik projeleri ve teşvikler toplantıların ilk ve en önemli gündem maddesi haline gelmişti. Her zaman bu müşterimiz gibi şanslı olup trenin önünden son dakikada çekilmeyebilirsiniz. Ve bir kez geç kaldığınızda her şey içim çok geç olur.

Hemen hemen bütün problemler ben geliyorum der. Önemli olan gözünüzü 4 açmanız. “çalışıyorsa kurcalama” sözünü boş verip “çalışıyorsa, daha iyisi nasıl olur?” sözünü ilke edinmelisiniz.

Şirketler için bunun yolu yenilik arayışı ve Ar-Ge’den geçer. Bu mutlaka yeni ürün geliştirmeniz değil, mevcudu daha iyi nasıl yaparım demeyi de kapsar. Üstelik yapacağınız çalışmaların maliyetlerini ve risklerini de kolaylıkla kamu fonları ya da özel kuruluşlarla paylaşabilirsiniz.

Uluslar arası şirketler göstermiştir ki; Ar-Ge yapan şirketler dinç kalır. Sürekli arayış içinde olmak, trendleri takip etmek, projelendirme stresi ve her seferin de daha büyük hedefler şirketin kendini garantide hissetmesini engeller.

Yoksa ne olur?  Bunu yapmazsak sonuç Türkiye ekonomisinin durumu olur. Bütün büyük iş kolları uluslar arası şirketlerin elinde olur. 35 milyon genç nüfusumuz olur ama bir tane Facebook, Google yada Tata yaratamayız. Potansiyelimiz ile övülür, kandırılır ancak kinetik enerji üretemeyiz. Pazar olur, pazar yaratamayız.

Hatalarımızdan ders çıkarmazsak sürekli ayağımız çukura girer. Bir gün boyumuzu aşan çukura düşer, şirketimizi tarihin tozlu sayfalarına kaptırırız. Bu nedenle kendimizi hiçbir zaman garantide hissetmemeliyiz.

Global gelişmeleri takip etmek yerel pazarı takip etmek kadar önemlidir. Bunu pazarlama ve rakip analizinin yanı sıra yenilik takibi olarak ele almakta fayda var. Büyük şirketler bunun için ayrı departmanlar kurarken, KOBİ’lerin internet, medya, kamu (ben Euro Stat gibi kurumları tavsiye ederim) kaynaklarından yararlanmaları gayet olasıdır.

Önemli olan yenilikçiliği ve Ar-Ge’yi ilke olarak edinmeniz, kendi dünyanızda değil global dünyada yaşamanız. Kopyalayan değil, özgünleştiren, fark yaratan olmanız.

Bir şey yapmanız gereken gün dündü. Eğer yapmadıysanız telafisi bugün olabilir ama yarın çok geç kalırsınız.

300 milyar doları aşan piyasa değeriyle Google, on yıllardır süren pazar liderliği ile Microsoft, krizleri dayanıklı yapısı ile Oracle. Bütün bu devlerin ortak noktası yüksek katma değerli hizmetler veren yazılım şirketi olmaları. Hatta Google, geleneksel sanayiler için “Bebek” bile sayılamayacak bir yaşta nerdeyse Türkiye’nin ISO 100 toplamı kadar değer yaratıyor.

Yazılım temelli hizmetlerin satışına dayanan bu yüksek katma değer kazanımı yazılım projelerinin sahip olduğu doğal avantajda yatıyor. “Dot Com“ fırtınasındaki balon sayılmazsa yazılım sanayinin uzun süredir ciddi bir büyüme içerisinde olduğunu görüyoruz. Bu eğilim içerisinde birçok kaliteli Ar-Ge projesi de hayata geçiyor, ulusal-uluslar arası kurumlar tarafından destekleniyor. Ancak yazılım sektörünün hızlı büyümesi ve benzer projelerdeki logaritmik artış, projelerdeki yenilikçi yanların tespiti giderek zorlaştırıyor. Yazılım projelerinde yeniliğin anlatılmasında karşılaşılan temel sıkıntı; yaratılan yeniliğin teknik anlamda değil süreç ve/veya iş modeli olarak gerçekleştirilmesinde yatıyor. Elbette yen iş modelleri ve hizmetler oldukça önemli katma değerli projeler. Ancak konuya kamu fonları gözü ile baktığımızda iş modelinde yaratılan yenilik tek başına yeterli olmuyor. 

Katma değeri yüksek bir sektör olarak yazılım sanayi uzun zamandır Tübitak (Teydeb), TTGV, Teknokentler gibi kurumlar tarafında öncelikli alan içerinde destekleniyor. 3 yıl öncesine kadar etrafından biraz haberdar olan bütün yazılım şirketleri bu alanda boşluğu fırsat olarak kullanıp bir şekilde Ar-Ge fonlarından faydalandılar. Altına hücum artarak devam etmekle birlikte artık altın damarına rastlamak için daha çok ve derin kazmak gerekiyor.

Önceliklendirme olarak yazılım sanayisinin yeri değişmemiş olsa da kamu fonlarının değerlendirme kriterlerinde mühendislik tabanlı yenilik yaratma beklentisi oldukça yukarıya taşındı. Bu nedenle birçok proje değerlendirme görüşmesinde “bizden yeni işletim sistemi geliştirmemiz mi isteniyor?  Veri tabanlarını yeniden mi keşfedelim?” şeklinde haklılığı bulunan fakat konuya karşı tarafın gözünden bakmayan serzenişler duyuyorum.

Belki yeni bir işletim sistemi geliştirmeniz istenmiyor ama yeniliğin mühendislik tarafını çok iyi anlatmanız gerekiyor. Bir yazılım projesi yenilik açısından sınıflandırılırsa %90 oranında aşağıdakilerden biri olacaktır;

  • Gerçekten yeni projeler: Kavramsal tarafı bulunan, literatüre katkı sağlayabilecek projeleri bu başlıkta değerlendirebiliriz. Bu tür projeler de genellikle üniversite katkısı yoğun olur. Yinede birçok Türk yazılım şirketi yakaladıkları niş alanlarda tek başlarına bu tür yazılımlar geliştirebiliyorlar. Yaklaşık iki sene önce projesi tamamlanan ve oldukça başarılı bir şekilde ticaretleşen,“mobil tabanlı bankacılık projesi” Türk firmalarının niş alanlarda yarattıkları başarılara güzel bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Bildiğiniz gibi internet tabanlı bankacılık işlemleri uzun bir süredir giderek artan bir yaygınlıkla kullanılıyor. Bununla birlikte yeni nesil cep telefonlarının hayatımıza girmeleri ve sahip oldukları pc benzeri yapıları ile önceden mümkün olmayan birçok işlem cep telefonları ile yapılabiliyor. Proje bu iki kümenin kesişim noktası olan mobil cihazlar üzerinden güvenli bankacılık işlemleri yapılmasını hedeflemektedir. Proje başlatıldığı zaman yapılan pazar ve literatür araştırmalarının sonuçlarına göre proje alanın da literatüre katkı sağlayacak teknik yenilikler içermektedir. Sonuç gerçekten etkileyiciydi! Proje Tübitak tarafından yüksek öncelikle desteklenmiş, proje ürünü ticarileşmiş ve proje Harward Business School tarafından 2008 yılı girişim projesi seçilmiştir.

 

  • İthal ikamesi kapsamındaki projeler: Potansiyeller ülkesi olarak Türkiye yazılım konusundaki potansiyelini de kinetiğe dönüştürememiş, hemen hemen her alanda ithal yazılımların istilası altında kalmıştır. Yazılım projelerinde başka bir yenilik konusu olarak ithal edilen yüksek lisans bedelli ve özelleştirilmiş yazılımların yerelleştirilmesi sayılabilir. Ancak kurumsal kaynak planlaması, muhasebe gibi artık pazarı kökleşmiş ve harcıalem hale gelmiş yazılımlar yerine rekabetin az olduğu niş yazılımların yerelleştirilmesi destek alma şansını arttırır. Türkiye’nin ikamesi yapılacak yazılımdaki dışa bağımlılığı ve yapılacak yerleştirmenin kapsamı kritik önemdedir.

 

  • Mevcut teknolojilerin özel alanlarda uygulanması: Bu tip projeler gri bölgelerin en fazla olduğu projelerdir. Bu alanda projeleri kabul ettirebilmek için mevcut bilinen teknoloji imkanları ile özel bir alanda uygulama geliştirileceğinin vurgulanması gerekiyor. Yazılım projelerin de en sık karşılaşılan tür olan mevcut teknoloji uygulamalarına örnek olarak mobil oyun geliştiren müşterilerimizin projesi; “oyun geliştirme platformu’nu” verebilirim. Proje kapsamındaki mevcut yazılım araçları kullanılarak özellikle Iphone’u hedefleyen pratik ve kararlı oyun geliştirme platformu geliştiriliyor. Yurtdışında benzer yazılımlar olmasına karşın hedeflenen özellikler bu projeye özgünlük sağlıyor.

 

Özetle çok büyük fırsatlar içermesine karşılık yazılım projelerinde teknik yeniliğin belirlenmesi ve fonlanması diğer sektörlere göre daha zordur. Bu noktada önemli olan projenizi bir destek programına sunmadan önce doğru soruları kendimize sorup ikna edici ve objektif cevapları, kanıtları ile birlikte kendinizin vermesidir. Projeleri, pazarlama bakış açısı ile çeşitli kılıflara sokmaktansa, güçlü ve zayıf yanlarını değerlendirerek eksik noktaları başvuru yapmadan güçlendirmek, uzun vadede şirketinizin yararına olacağına eminim.

Ar-Ge yapmak markanızı yüceltir. Burada “yüceltmek” kelimesini özellikle kullanıyorum. Belki bunun yerine marka değeriniz arttırır veya marka bilinirlinizi arttırır gibi vurgular kullanabilirdim ama demek istediğim bu değil. Ar-Ge projeleri şirketimizin markası üzerinde “Japonlar yapmış” etkisi bırakır.

    Eminim herkes bu deyişi küçüklüğünden beri birçok kez duymuş ve kullanmıştır. Ülkemizin teknolojik ürün geliştirme gücü çok daha sınırlıyken mekanik olmayan her cihaza “ vay be Japonlar yapmış” derdik. Bu şu demekti; bu cihazda öyle bir teknoloji var ki, biz Türkler 50 yıl geçse bundan yapamayız!

   Şimdilerde bu değiş “Çinliler bunu da mı yaptı?” şeklinde evrim geçirmiş olsa da yenilikçi teknolojiler ve ürünler geliştiren şirketlerin marka değeri yücelmeye devam ediyor. Pazarlama savaşında bu silahı doğru kullanan çok sayıda yabancı şirkete karşılık az sayıda yerli firma bu cephede mücadele veriyor.

   GE, Apple ve Google gibi şirketler Ar-Ge ve yenilik projeleri neticesinde elde ettikleri başarıların markaları üzerindeki yüceltici etkisini sonuna kadar kullanıyorlar. Sıradan bir Güney Koreli teknoloji şirketinin yapmış olduğu buluşu GE önümüze getirdiği zaman pek çok tüketicinin aklına büyük ve gizemli Ar-Ge laboratuarları ve sürekli koşuşturan bilim adamları geliyor. Oysa bugün PnG, GE gibi birçok dev, inovasyon yeteneğini outsource etmiş (bu konuya ileriki yazılarda inceleyeceğim) durumda.

    Ülkemizde Ar-Ge’nin marka yüceltici etkisini fark etmemiş kurumlar yok değil. Vestel, Arçelik, Dizayn Grup ve İşbir Yatak gibi markalar benim dikkatimi çekenler arasında. Özellikle rakiplerine göre bu yarışa daha geç dâhil olan İşbir Yatak gördüğüm kadarıyla yeni dönem farklılaşma stratejisini tamamen Ar-Ge’den doğan yenilikçiliğe ve kaliteye dayandırmış durumda.

    Bugün birçok müşterimiz “yüceltici etkiden” faydalanmadan çeşitli projeler geliştiriyorlar, ürünlerini müşteri beğenisine sunuyorlar. Bu etkiden faydalanmanın ilk yolu geliştirilen ürünün basit hikâyesini müşteri ile paylaşmak. Belki bir müşterinizin geliştirdiği gibi neticede ortaya çıkan ürün sadece bir kazandibi ama tüketici bu kazandibinin ambalajı içerisinde bir ayın üzerinde tat kaybetmeden sağlıklı bir şekilde saklanabileceğini bilmesi gerekiyor. Müşterilerinizin gözünde bunu başarmak ve onlara daha iyi ürünler sunmak için onlarca, yüzlerce mühendisin çalıştığını ve bu işin gerçekten zor olduğunu canlandırmalısınız. Kazandibini yerken bile “Japonlar yapmış” dedirtmelisiniz.

    Markanızı desteklemenin bir diğer yolu da yaptığınız geliştirme çalışmalarını firma siteniz,  fuar katılımları, varsa halkla ilişkiler ve reklam çalışmalarınız ile de anlatmak. Bu sayede müşterilerinize sadece bir ürün değil aynı zamanda teknolojik bir ilerleme de sunduğunuzu anlatabilirsiniz. Bu sayede işini ciddiye alan, yatırıma, kaliteye ve en önemlisi araştırmaya yatırım yapan güçlü bir şirket olduğunuz imajı güçlenir.

   Ar-Ge’nin marka yüceltici etkisinden faydalanın!

    Follow

    Get every new post delivered to your Inbox.